Türkiye, 1996 yılında Gümrük Birliği ile sanayi ürünleri açısından Avrupa Birliği’ne kapıyı açtı; ancak bu sistem maalesef eksik tasarlandı.
AB, üçüncü ülkelerle Serbest Ticaret Anlaşmaları (STA) yapıyor. Bu anlaşmalarda AB kazanıyor, karşı ülke kazanıyor; Türkiye ise kaybediyor.
Bir iş insanı olarak Tunus, Cezayir ve Fas gibi ülkelere mal satarken, bu ikili anlaşmalar neticesinde satışlarımızın yaklaşık yüzde 50 oranında azaldığını bizzat yaşayarak gördük. Bugün benzer bir tablo Kanada, Meksika ve Güney Kore’de karşımıza çıkıyor. Yakın gelecekte Hindistan, belki Suudi Arabistan ve BAE’de de aynı durumu göreceğimizi düşünüyorum. Bu tablo bana göre açık bir haksız rekabet ortamı yaratıyor.
Bu meselede Kıbrıs’ın AB üyeliğine kabul edilmesi, AB’nin elini en kolay ve basit şekilde güçlendiren unsurlardan biri oldu. Bir sorun olduğunda ya da olmadığında, Güney Kıbrıs’ın veto hakkı öne sürülerek “biz istiyoruz ama Güney Kıbrıs var” deniliyor ve mesele adeta tereyağından kıl çeker gibi aşılmış oluyor.
Şunu özellikle belirtmeliyim ki, bir iş insanı olarak Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne üye olmasını her zaman destekliyorum. Bugünkü jenerasyonun hayal bile edemeyeceği zorluklar vardı. Makine almak ya da yeni bir ürün temin etmek dünyanın en zor işlerinden biriydi. Vergi mevzuatı, malın maliyeti kadar gümrük vergileri ve sayısız bürokratik engel sanayicinin önünde ciddi birer duvardı.
Peki, Türkiye ne yapmalı? Âcizane bir şekilde bunu düşünüyorum.
AB’nin lojistik olarak ciddi ihtiyaç duyduğu tarım, hizmet sektörü, e-ticaret ve dijital ürünler alanında ülkemiz rekabetçi bir konumda ve AB’ye karşılık verebilecek güçte. Türkiye, AB dışında pazarlar aramak zorunda ve bu ikili STA’lara karşı yeni bir strateji geliştirerek, AB’nin de bu süreçten zarar gördüğünü net biçimde ortaya koymalı.
AB’nin, her şeye rağmen işçilik maliyetleri nedeniyle üretmekten kaçındığı ve çeşitlilikte baş edemediği alanlarda, tarım dâhil olmak üzere, üretimi teşvik edecek bir yol haritası oluşturulmalı.
Türkiye, her şeye rağmen dondurulmuş olsa da AB aday ülkesidir. Bu bilinçle; Yeşil Mutabakat’a uyum, karbon ayak izi, dijital pasaport, dijital sağlık hizmetleri, devlet hizmetleri ve kalite belgeleri konusunda, sanki AB’ye girmiş gibi davranmalı ve standartlarını buna göre belirlemelidir.
Türkiye her şeye rağmen üretiyor, ihraç ediyor ve ihracatındaki payı sınırlı da olsa teknoloji geliştiriyor. Bu çerçevede siyasal, ekonomik ve demokratik yapılaşmayı hukuk düzeni üzerine tam anlamıyla oturttuktan sonra;
AB’nin bir zamanlar dilinden düşürmediği, ancak bugünlerde unuttuğu Avrupa Birliği Anlaşması’nın 2. maddesinde yer alan “İnsan onuruna, özgürlüğe, demokrasiye ve eşitliğe; hukukun üstünlüğüne ve temel insan haklarına saygı” ilkeleri doğrultusunda…
AB, er ya da geç masasına mutlaka Türkiye için bir sandalye koymak zorunda kalacaktır.